İstanbul’un küçük bir turunu atmaya ne dersiniz. Belki serzeniş dolu olan bu yazımda beni yereceksiniz, belki de hak vereceksiniz. Bunun için belkilerin arkasına sığınmadan aklıma dilime ne geldiyse parmaklarımın ucundan yazıya döküyorum. Yazımı beğenmeniz tabii ki öncelikli hedefim ama beğenmezseniz bile bir algı yaratarak en azından kendi değerlerimize ve şehrimize olan bağlılık doğrultusunda farkındalık yaratabilirsem ne mutlu bana. İstanbul’un bir yanına konuyorum ve sizler için başlıyorum;
Sivil yapılardan en ilgi çekicileri sarnıçlardır. Sarnıçlar kentin su gereksinimlerini karşılarken, aynı zamanda sulama işlerini de görürlerdi. Sultan Selim Camisi havuzu, Bugün Vefa stadı olarak kullanılan ve aslında bir sarnıç olan Karagümrük Çukur Bostanı, Bakırköy’deki Fildamı sarnıçları bugün hâlâ görülebilir.
Ayrıca yine din dışı yapılara örnek olarak, Sultan Ahmet Meydanı’na gittğinizde gördüğünüz pembe granitten yapılmış olan tek parça taş, Mısır’dan getirtilmiş olup yaklaşık 3600 yaşındadır. Yani o taşa baktığınızda 3600 yıllık bir tarihe baktığınızı unutmayın ve o taşın neler görüp geçirdiğini bir düşünün. Bu taş 390 yılında İstanbul’a getirilmiş ve dikilmiştir. Dikilmesinin 32 gün sürdüğü aşağıdaki kaidesinde yazılıdır. Yine aynı yerde bir de Yılanlı Sütun gömrürsünüz ki o da 4.yy’dan günümüze armağandır. Aslında üç yılanın taşıdığı bir de altın kazanı olduğu söylenmektedir. Bir başka dikilitaş da onların yanındadır, onun da madeni plakaları günümüze gelmemiştir.
Diğer yandan, Gülhane parkına gittiğinizde Gotlar Sütununu, Beyazıt’ta Çemberlitaş’ı, Yine Beyazıt üniversitenin karşısında kaldırımlarda duran Zafer Takının parçalarını, Fatih’de Kız Taşını, Ceerahpaşa’da Arkadius Sütununu, Haliç’i ve İstanbul’u içine alan surları, Tekfur Sarayı’nı gezip görebilir ve İstanbul’da bin yıl egemenlik sürmüş ve Ortaçağa damgasını vurmuş böyle bir uygarlığı yakından tanımış olur ve ona dost da oluruz.
Bizler İstanbul denen kentin en kötü dönemimde yaşamaktayız. Bu kentin bugünkü durumuna pembe gözlüklerle bakıp “Eskiden de böyleymiş” diyen bazı aydınlara rastlıyorum. Ancak, okuduğum bir çok gezgin anıları, gördüğüm birçok gravür bunu doğrulamıyor. Geçmişinde üç büyük uygarlığa başkentlik etmiş böyle bir kentin bugün geldiği nokta böyle olmamalıydı. “Hangi açıdan” derseniz, bir kez bizler tarihi dokunun yalnızca suriçi bölgesinde korunması gerektiğini bilmeyen insanlarız. Bu nedenle de tarihi suriçini hiçbir korumaya almadan yok ettik. Yetmiyormuş gibi üzerinden bir de tramvay geçirdik. Sonra insanıkızı eğitimedik, insanımız da kendini eğitemedi. İstanbul kentinin önemini hiç kimseye anlatamadık. Düzeltiyoruz, güzelleştiriyoruz diye, restorasyon yapmak işimize gelmediğinden, ne kadar tarihi yapı varsa yıktık geçtik ve Haliç’i kurtardığımızı sandık.
Bilmem hangi ormanda, hangi piknik alanında mangal yapacağımıza; adalara göçmen akımı gibi akacağımıza, erkek erkeğe kahvelerde pişti oynayacağımıza, çıkıp İstanbul’u tanısak; Roma, Bizans, Osmanlı eserleriyle tanışsak daha iyi olmaz mı?
O zaman belki İstanbul’a eziyet etmeye acırız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.